Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 ... 38 >>
Fındığına uzak kemençesine yabancı kalsam da, kapım sokağına kapalı, kulaklarım şivesine tıkanmış olsa da. Ben, suyun kıyısında kurulmuş ve nicedir üzerinde bir kadersizliktir dolaşan güzel kentimin bahçeli evlerine ucundan kıyısından yetişebilen son nesildenim. Kötü huylu sözcükleriyle gerçeğine eremesem de ben bu şehrin düşüne yetiştim.
Ben de bir bahçeyi dolduran ağaçların üzerine günlerce yağan yağmurları sıcak bir odanın buğulu penceresinden bir çocuk olarak izledim. O eski zaman evlerinin çatılarına karın ağır ağır dökülüşünü seyrettim. Öyle gecelerde masalcı büyük annelerin son örneklerinden birinden "Altın tartmaz" kızın masalını büyülenmiş gibi dinledim.
Meydandaki Melek sinemasının yıkılmasını, Ayasofya'nın eteklerini dalgaların yaladığını hatırlayamasam da, Sahil Yolu'nun yerinde dalgalar, denizler estiğini hatırlayacak kadar eskiyim. Şimdi, gelişi-gidişi bol otoyollara dönüştürülmüş kumsallarda ben de ayaklarımı suya değdirdim. Başkaya'dan dalıp İskele'den su yüzüne çıkmadım ama ben de babamın gözleri önünde boğulma tehlikesi atlattım. Ben de takaların gümbürtüsüyle uyudum, martı çığlıklarıyla uyandım.
Nazan Bekiroğlu Zaman gazetesinde pazarları yazmaya başlamış. Nazan Bekiroğlu hayranlarına duyurulur. İşte ilk yazısı:
Nakkaş döndü dolaştı, yine aynı bahçeye geldi.Nakkaşın zamanı geniş, İstanbul'un lâle devrine kıyısından köşesinden yetişti. Bir nisan vakti, cübbesinin yenlerini rüzgâra vere vere, bahçelerinden bir son gün telâşıyla geçti. Tarhlarını, yollarını, manzarasını, göklerini seyretti.
Bir suyun derinliğinde lâle gölgeleriyle yüz yüze geldi. Her bir lâle dalında kendi kendisini devretti, bambaşka bir görüntüde resmetti. Yapraklarının sathında hatmetti. Renginde ezber, biçiminde şerh etti. Her bir kıvrımından geçmişe dair bir yol açıklığı, geleceğe bakan bir göz aydınlığı diledi. Her birini yeni baştan tanıdı. Bir tanışlık bıraktı kendisinden. Bir merhaba aldı. Unutmuştu, hatırladı.
Unutmayalım ki,Allah'ın rahmetiyle var edilen cennetin sekiz kapısından biri de tövbe kapısıdır.Diğer kapılar bazen açılır,bazen kapanır ama bilelim ki,tövbe kapısı hep açıktır...
Güneş batıdan doğuncaya dek açık kalacaktır. O kapıdan sakın ola ki yüz çevirmeyelim.
Selim Gündüzalp
Bir ateşim yanarım külüm yok dumanım yok
Sen yoksan mekanım belli değil zamanım yok
Fırtınalar içinde beni yalnız bırakma
Benim senden başka sığınacak limanım yok
Ümit Yaşar Oğuzcan
Allah insana iki kulak, iki göz verdi. Biri ile bu dünyaya bakarsa diğeri ile de ahrete bakmalıdır. Uzanıp elde etmek için iki el verdi, birini bu dünya için kullanırsan diğerini de ahret için kullan. Yürümek için iki ayak verdi, biri ile bu tarafa adım atarsan, diğeri ile de her ne kadar zahmetli olsa da öbür tarafa adım at. Her iki dünyayı da Allah yarattı, birini bulunca koş diğerini de ara.Allah herşeye kâdirdir.
Yusuf Has Hacib,Kutadgu Bilig
‘İnsan gerçekten kabul edildiğinde, değişmek için daha çok çaba gösterir’
Çevremizdekileri ve tüm sevdiklerimizi farklı olduklarını bildiğimiz halde,
Yine de eskisi kadar sevebilsek keske…
Keşke, tam da bizim istediğimiz gibi olmadıkları halde,
İlişkimizin daha da renklenebileceğini hissedebilsek,
Ve bunun özgürlüğünü, rahatlığını yasayabilsek,
Keşke karşımızdakini asıl değiştirmenin yolunun,
Onu önce olduğu gibi kabul etmek olduğunu anlayabilsek,
Keşke kabul etmenin aslında onaylamak olmadığını görebilsek.
Oysaki yargılamayla başlayan her diyalog dirençle biter, savunmayla başlar.
Kendin olduğun yerde, ötekini de farkedersin,
Onun duygularına da dokunabilirsin aslında…
Kendini bırakabildiğin sularda, etrafının daha da farkına varırsın,
Daha net görürsün herşeyi...
Kendini seyretmediğin her an,
Aslında sana sunulan her şeyi farkettiğin an oluverir.
Seni gerçekten kabul edebilen birinin yanında öylesine sen olursun ki,
‘Ben’in kendini göstermeye asla ihtiyaç duymaz,
Salarsın kendini güvenli sulara,
Kendi iç sesinin bile daha cok farkına varırsın.
Daha çok dalga geçersin kendinle,
Tüm saçmaladıklarınla seversin kendini.
Tüm geçmiş hatalarınla tanısıp, hesaplaşıp, helallaşip uğurlarsın onları… Sana tüm öğrettikleri için onlara öfke duymak yerine, minnet duyarsın, Camdan fırlatmak yada sonsuz çukurlara gömmek yerine,
Kapıdan yolcu edersin,
Tozlu sandıklarından sürekli çıkarıp karıştırmanın,
Yüreğinin kabuğunu soymaktan, enerjini almaktan başka bir işe, Yaramadığını görürsün.
İnsan bazen bırakabilmeli boşuna yükünü taşıdığı ne varsa,
Gönüllü ya da gönülsüz aldıklarını,
Hayır diyemediği için yaşadıklarını,
Bilmemiş gibi yaptığı tüm bildiklerini...
Oysa ki bırakmadan başlayamazsın, boşaltmadan dolduramazsın yüreğini…
Gerçekten seni kabul eden,
Öylece kabul edebilen birinin yanında,
Her gün yeniden başlarsın yaşamaya…
Her doğan günün sana getireceği hediyeleri beklemeye başlarsın.
Hayat ayaklarının altında kaygan bir zemin olmaktan çıkar,
Bulutların üzerinde bile yürüyecekmişsin gibi güvende hissedersin kendini.
O seni hep duyar, hep kabul eder, nereden geliyor olursan ol.
Tüm bitiremediklerinle ve tüm başlayamadıklarınla kabul eder seni,
Hemde tekrar tekrar.
Her zaman için yeniden başlama fırsatı veren var mıdır Ondan başka…
O seni bekler,
Öğrenmeni de,sevmeni de, görmeni de, anlamanı da bekler.
Ondan daha cok kabul eden var mıdır ?
-Banu YAŞAR-
Psikolog
Hz. Veysel Karani Müslüman olunca yüce peygamberin nurlu yüzünü görebilmek aşkıyla yanar tutuşur. Hz. Veysel Karani, Allah Resulü’nü görme arzusunu birkaç defa pek sevdiği annesine açarsa da, çok ihtiyar ve âmâ (kör) olan annesi, kendisine bakacak kimse olmadığından izin vermez. Hz. Veysel Karani’nin yaşı kırk’ın üzerine gelir. Oğlunun gönlünde patlayan yanardağları çok iyi hisseden anne, çaresiz “Ancak Medine’ye gidip hemen gelmek, Hz. Peygamber’i orada bulamayacak olursa teşriflerini beklemeden dönmek.” Şartıyla kendisine izin verir.
Gönlü Allah aşkıyla, Peygamber muhabbetiyle dolu olan Hz. Veysel Karani, izin alınca durmaz ve Medine yollarına koyulur. Issız vadiler, dağlar, tepeler, kızgın çölleri aşar ve Peygamber beldesi Medine’ye ulaşır. Hz. Peygamber’in evine giden Hz. Veysel Karani, Peygamberimizi evde bulamaz. Peygamber Efendimiz o sırada Tebük Seferi’ndedir. Peygamberimizi bulamayınca çok üzülür. Hz. Veysel Karani, annesine verdiği sözü hatırlar. Hz. Aişe (R.A.)’ye “- Kainatın efendisine selamımı söyleyiniz. Cennet sabahlarını andıran mübarek yüzlerini doya doya görmek isterdim. Lütfen, içimin aşk-ı Muhammed’i (S.A.V.) ile yandığını, gönlümün bitmez niyazını bildiriniz.” Diyerek ayrılır ve tekrar Yemen yolunu tutar.
Peygamber Efendimiz seferden dönünce Hz. Aişe’ye şöyle hitap ettiler:
“- Ya Aişe, evimize hangi ulu kişi geldi? Bu Rahmani kokular, bu İlahi lezzet nedir?
Ey Allah’ın Resulü; Yemen Oymağı’ndan Karen Köyü’nden Üveys adında bir zat sizi ziyarete geldi. Mukaddes Cemâlinizin bağrı yanık aşıklarındanmış. Zat-ı âlinizi bulamayınca çok üzgün bir halde ayrıldı. İşte o adam gittikten sonra evin içinde bu ulvi kokuları hissettim.
* Ya Aişe, sen o zatı gördün mü?
* Evet ey Allah’ın Resulü. Sağ gözümün ucu ile baktım.
* Öyleyse o gözünü bende ziyaret edeyim. Görüşün ve gördüğün mübarek olsun.”
Bir müddet sonra Mescid-i Nebevi’ye geçen Resulullah, Sahabelerine seslendiler;
“ – Müjdeler olsun, Üveys’i gören gözü ziyaret ettim, gelin siz de benim gözümü ziyaret edin.
Ve buyurdular; “Bana Yemen tarafından rahmani kokular geliyor. Şüphesiz tabii’nin en hayırlısı Üveys’tir.”
Resulullah son hastalıklarında Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Aişe’ye vasiyet buyurdular :
“ Benden sonra arkamdaki hırkamı, Üveys’e veriniz.”
Yine Resulullah buyurdular :“Benim ümmetimde Üveys adında bir kişi vardır. Kıyamet gününde Rebia ve Mudar Kabileleri’nin koyunları tüyü sayısınca günahlı kişilere şefaat edecektir.”
Resulullah’ı göremeden tekrar Karen’e dönen Hz. Veysel Karani yine deve çobanlığı yapmaya devam eder. Yine Karen halkı ona divane gözüyle bakar ve O’nunla alay ederlerdi. O yine herkesten uzak kendi uzletgah’ında ibadetleriyle meşgul olur, gönlü Allah aşkı, Peygamber sevgisiyle dolar taşardı.
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ali ve Hz. Ömen Üzeys Hz.’ni bulur ve Peygamberimizin vasiyeti üzerine Hırka-i Şerifi Hz. Veysel Kanani’ye verirler. Peygamberimizin hırkasının Hz. Veysel Karani’ye verilmesinden sonra ve Peygamberimizin O’nun hakkındaki övgülerinin duyulmasından sonra Hz. Veysel Karani’nin gözünde değeri artar, herkes ona hürmet eder.
Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...
Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
AHMET HAŞİM
Hz. Habibe ise, daha körpecik bir kızken, kâfirlere boyun eğmediği için gözlerine mil çekilerek kör edildi. O sırada bir cariye olan Hz. Habibe, Ebubekir (R.A.) Efendimizin yardımıyla esaretten kurtulduktan sonra, beş yıllık sözlüsünün evlenme teklifine karşı:
—Fahr-i Kâinat (S.A.V ) Efendimiz Mekke sokaklarında çile çekerken, ben evlilik gibi bir dünya zevkini düşünemem, diyebilecek kadar asil bir ruha sahipti.
Efendimiz (S.A.V.) Mekke fethinde kendini karşılayan binlerce insan arasında elinde asâsıyla dolaşan Habibe'yi görünce:
—Habibe, evlâdım, deyiverdi.
Bu, öyle dayanılmaz bir manzara ve öyle hüzünlü bir hitaptı ki, Mekke ufuklarından bütün kâinata yansıdı ve Rahmet-i İlâhiyye, o sevinçli günde Habibe'nin üzülmesine razı olmadı.
Hz. Habibe'nin kızgın demirle oyulan gözleri, bir anda açılıverdi. Ve bu hâdise, Efendimizin (S.A.V.) sayıları binlerle ifade edilen mucizelere denizine bir damla olarak ilâve edildi.