« bugün de ölmedim anneOsmanlıda Ev Kültürü »

Çivit Boyalı Ev

18/04/07

Sabitlink 20:39:41, yazar: muradi Email , 2443 kelime, 2667 kez görüntülenmiş   Turkish (TR)
Kategoriler: Edebiyat

Çivit Boyalı Ev

Trinkk!!! Metal hazneye düşen paranın sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp, Araf’tan, dünyaya geri döndü. Somut seyahatler peşinde olan yolcunun, kadının beyninde gerçekleştirdiği yolculuklardan dönmesini beklemeye sabrı yoktu. Daha yol yorgunluğunu üzerinden atamadan, “Hanımefendi, acele eder misiniz, tren kalkmak üzere...” şeklindeki homurdanma üzerine, gişedeki kadın, hiçbir şey söylemeden, parayı alıp, jetonu metal hazneye bırakıverdi. Trinkk!

Otuz yıldır devam ettiği işinden bugün emekli oluyordu, son işgünü olmasına karşın, hala vazifesinin başındaydı. Ne bir kutlama, ne de bir plaket, hiçbir şey olmaksızın, arkadaşları ve demiryolları onu uğurluyordu. Hoş, kadının da çok sosyal birisi olduğu söylenemezdi ya; iş arkadaşlarıyla yarım ağız selamlaşmalar dışında tek kelime konuşmaz, gün boyu jeton sattığı yolcuların homurdanmalarına, bağırmalarına hatta hakaretlerine karşı, ağzını açmadan usulca işini yapardı. Otuz yılı, bu daracık kulübede, gelip geçen trenlerin peşine takılıp gitmişti.

Hayatı hiç şaşmayan bir saat gibi, her gün akreple yelkovan arasında dönüp duruyordu. Öğlen on ikide aldığı vardiyasını, akşam altıda devrederdi. İşinden çıkar çıkmaz doğruca annesiyle birlikte yaşadıkları evine gider, onunla dahi olağan hatır sormaların dışında doğru dürüst kelam etmeden, yemeğini yiyip doğruca odasına çekilirdi. Beyaz dizi denen aşk romanlarından bir tanesini bitirmeden, uykuya dalmazdı. Okuduğu romana göre her gece farklı bir rüya görürdü; bazen prenses, bazen çok zengin bir fabrikatörün kızı, bazen de sokak kadını olurdu ama her seferinde aşkı bulmuş ve mutlu olarak uyanırdı. Mutsuzluğu uyanmasıyla birlikte yatağının karşısında asılı duran nişan fotoğraflarıyla göz göze gelmesiyle başlardı.

Devamı:

Uyanır uyanmaz, aç karnına, sigarasını yakar, odaya çöken dumanla birlikte hayatı da, duman altı olurdu. Seda Sayan’ın sabah programını izlerken, bir yandan da, iki zeytini, bir parça kuru ekmekle birlikte yer, demli çayları artarda yuvarlardı. Bu otuz yıldır böyle devam ediyordu, otuz yıl önce Seda Sayan’ın şovu olmasa da, o zamanlarda radyo tiyatrosuyla, yurttan sesler korosuyla idare ediyordu.

Annesinin hayır dualarıyla birlikte evden çıkıp, işe gidip, bilet sattığı o kulübeye girince, diğer iş arkadaşlarının aksine mutlu olurdu. Belki de orasının ikinci bir kişiyi almayan darlığı, tek kişilik dünyasına tam gelir, bol gelen hayatlardan korkan kadına huzur verirdi. Kapalı yer korkusu olanların bir dakika bile duramayacakları bir kutunun içinde, o bir ömür geçirmişti. Tüm dünyası olan o kulübeden zaman zaman sıkılsa da, iki jeton arası kurduğu hayaller, yolculardan tuttuğu fallar, özellikle de arka duvara açtığı delikten gözetlediği çivit boyalı evin bulunduğu sokak, onu oyalamaya yetiyor da artıyordu bile.

Bin bir düşünceyle dolan kafasını dağıtmak için bir sigara yaktı, dumanını, içine çekip, en yakın dostunu dudaklarının arasında tuttuğunu düşünerek, gelen yolcunun jetonunu tablaya bırakıverdi. Bugün dostuyla tanışmasının da otuzuncu yıldönümüydü, sigarayla işe aynı gün başlamıştı. O gün hayatındaki iki başlangıcın yanı sıra birde sonu içine sığdıracak kadar uzun bir gün olmuştu ki, bu son belki de hayatının sonuydu da, farkına varamadığından, onca yıl haybeden yaşayıp durmuştu! İlk iş günü kadının yanına gelen nişanlısı, tren istasyonlarının boş ve ayrılığı çağrıştıran bekleme salonunda birkaç dakikalık konuşmanın ardından, kadının kalbini ve parmağındaki nişan yüzüğünü avucuna bırakıp, parmağına başka bir alyansı geçirmek üzere yanından ayrıldı. Nişanlısının ardından, yüzüğü ve kalbini paslı rayların üzerine fırlattı. Sirkeci’den kalkan banliyö treni Samatya’dan ayrılırken geride yamyassı bir yüzükle birlikte bir de parçalanmış kalp bırakıp gitti. Kadın kendisini de rayların üzerine atıp atmamayı saatlerce düşündükten sonra, ruhunu tren yoluna fırlatıp, cansız bedeniyle birlikte istasyondan ayrıldı. İstasyonunun karşısındaki büfeden bir kibritle birlikte bir de Gelincik sigarası aldı. Sigarasını yaktıktan sonra genzini acıtan dumanla birlikte kibriti savurup attı. Delişmen adımlarla yürürken, bir yandan da sigarasını içiyordu. Üçüncüden sonra başı dönmeye ve midesi bulanmaya başladı ama ısrarla bir tane daha yaktı ve daha bitiremeden olduğu yere kusuverdi. O gece evine güçlükle döndükten sonra annesine hiçbir şey söylemeden odasına çekildi, bütün gece sigara içip, kustu durdu. Sabah artık içindeki bütün insani duyguları kusup çıkartmış, bambaşka bir kadın olarak yatağından kalkıp işine gitti. Ve bundan sonra ne nişanlısı ne de başka bir konuyla ilgili olarak kimseyle doğru dürüst konuşmadı. Annesi bile, ayrılıklarının sebebinin yan komşularının oynak kızı olduğunu, mahallenin bohçacılarından öğrendi.

İşteki ikinci gününde sıkıntıdan duvarları kanırttığı bir sırada, deliği keşfetti. Orası en sıkıntılı anlarında, dünyasından sıkıldığı zamanlarda ona yeni bir dünya, yeni bir hayat sundu. O küçücük delikten dışarıda gezip, dolaşan, koşturup duran insanların yanı sıra Samatya’nın üflesen uçacak, dayansan yıkılacak tahtadan evlerini ve evler gibi betonlaşmaya direnen insanların hayatlarını gözledi durdu. Osmanlı’nın son dönemlerinden kalan, küçük amerika talanlarından kurtulan, o ahşap evleri özellikle de ölü bir noktada kaldığı için, jeton sattığı kulübe dışında, istasyonun başka hiçbir yerinden gözükmeden o çivit rengine boyalı evi ve içindekilerin hayatını gözledi. Otuz yılda çok şey değişti; ahşap betona yenildi, sokağın çocukları büyüdü, gençleri evlendi, yaşlıları öldü. Ama o çivit rengi evde hayat adeta durdu, her şey aynı kaldı; ne kadının saçları ağardı, ne kocasının sırtı kamburlaştı, çocuklar bile büyümeyip, sanki hep ilkokul talebesi olarak kalıp, siyah önlükleriyle her öğlen toz-toprak içinde okuldan döndüler. Belki de onlarda değişti de, kadın kendi durağan yaşamına bir yoldaş aradığı için onları hep aynı şekilde görmeye devam etti.

Bakmasını bilene, duvardaki küçücük bir delik bile yarenlik edebiliyordu. Kadın kimseyle konuşamadığı en mahrem sırlarını, en neşeli anlarını ve en kara sıkıntılarını bir delikle ve onun çeperindeki dünyayla paylaştı durdu. Otuz yıl boyunca başkalarının hayatını sadece dışarıdan gözledi, onlarla arasındaki delik mesafesiniyse yıllar boyunca korudu. Hiçbir zaman kulübesinin dışına çıkıp, aralarına karışmadı, hiçbir hareketlerine müdahale etmeden, televizyon kahramanlarını seyreder gibi izledi, özellikle de o çivit rengine boyalı evi. Sarı evdeki adam karısını öldüresiye dövdüğünde, memur olduğu her halinden belli olan adam cinnet geçirip çocuklarını boğduğunda, hatta kasabın karısı memeden kesilmemiş bebeğini bile bırakıp bohçasını bir koluna, aşığına bir koluna takıp kaçtığında dahi aralarına karışmadı. Hep uzaktan izledi, Arkası Yarın’da ne olacağını bekler gibi, bu viran sokaktaki gerçek hayatları seyretti, durdu.

Bütün sokağı, sokaktaki evleri ve içinde yaşayanları artık ezbere biliyordu. Hepsi ona başka bir hikaye anlatıyordu ama çivit rengine boyalı olanın yeri apayrıydı. Burası hayalinde kurduğu dünyanın merkezinde duruyordu. Orada yaşayan kadının yerine kendisini koyuyordu: Pencerelerinde Vita kutularına ekili sardunyalar olan, çivit mavisi, iki katlı ahşap bir evde oturuyordu. Kocası kocaman ve nasırlı ellerinden belli olduğu üzere bir fabrikada işçiydi, ilkokula giden iki oğlu, çiçekli elbisesiyle sürekli peşinde dolaşan bir kızı vardı. Kocası evine çok düşkündü, her cuma eve balık, ayda bir de mutlaka ona çiçek getirirdi. Oğulları yaramaz ama çok akıllı çocuklardı, futboldan fırsat buldukları zamanlarda ders çalışırlar, sürekli birbirleriyle kavga ederler ama salça sürülüp, üzerine tuz ekilmiş ekmek ellerine tutuşturulduğu zaman dünyayı unuturlardı. Kızı ise hep ayak altında dolaşır, anneciğine yardım edeceğim diye etrafı dağıtıp dururdu. Çocukları ve kocasıyla birlikte sardunyalar içindeki çivit rengine boyalı evinde çok mutluydu.

Kadın, yüzünde bir gülümsemeyle, gözünü delikten çekip, önüne döndü ama evin görüntüsü hala gözlerinin önünde salınıp duruyordu. Jeton almak için uzatılan parayla birlikte görüntü silindi ama yüzündeki gülümseme dondu kaldı. Son mesaisinin sonuna geldiği şu anda, trene yetişmeye çalışan yolcuya jetonunu uzattı ve çalışma hayatı boyunca ilk kez karşısındakinin yüzüne baktı. Biçimli hatlarıyla oldukça yakışıklı olan bu çocuk, delikten görebildiği en uzak evde birkaç arkadaşıyla birlikte oturuyordu. Üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiği genç de ona baktı. Tam bir şeyler söyleyecekti ki, trenin hareketini bildiren düdüğüyle kadının yanından fırlayıp, trene asılıverdi. Yoksa onun diğer hayatları gözlediği gibi, diğer hayatlarda onu mu gözlüyordu? Belki de herkesin kapısında, penceresinde bir delik vardı, herkes birbirini gözetliyor ama Büyük Birader’in yasaları gereği başkalarına söylemiyordu. Büyük Birader, zaten kişinin kendisiydi, nefsiydi, hakim olamadığı merak duygusuydu... Bu sattığı son jetondu, artık başkalarını gözetleyemeyeceği gibi, kendisinin de gözetlenip gözetlenmediğini asla bilemeyecekti. Aklına gelen bu düşüncelerden sıyrılarak, ağır hareketlerle ayağa kalktı ve tahta sandalyesine koyduğu minderi alıp, kolunun altına sıkıştırdı. İşi devredeceği arkadaşını uzaktan görmesiyle, ağzındaki sakızı çıkartıp deliği güzelce kapattı. Minderini ve iki parça eşyasını alıp, arkadaşıyla mesafeli bir el sıkışmasından sonra istasyonun merdivenlerinden inmeye başladı.

İstasyondan çıkmış her zaman ki gibi evinin yolunu tutmuşken, birden dumanını sokağa salıp, etrafı mis gibi kokutan pastanenin davetine karşı koyamayıp, içeri dalıverdi. Bir kilo kuru pastayı tarttırıp, paketlettikten sonra, evininin tersi istikametine doğru yürümeye başladı. İstasyonu geçtiği halde hızını kesmeden ilerliyordu, oraya, delikten gördüğü dünyaya gidiyordu. Sarı evi, kırmızı evi, çivit mavisi evi görmeye gidiyordu, kasabı, emekli amcayı, eski fahişe hacı teyzeyi, kocasını, çocuklarını, kendisini görmeye gidiyordu. Deliğin çeperinden görülebilen noktaya yaklaştıkça heyecanı artıyordu, içindeki hayatları bilmediği için birbirinin aynı gibi gelen tahtadan evlerin yanından hızla geçip, köşeyi dönünce, bütün bir ömrünü geçirdiği sokakla karşılaştı. Eski bir dosta kavuşmuşçasına mutlu oldu. Patlak bir topun peşinde futbol oynayan çocuklar, kapı önünde oturup konuşan kadınlar, kahvede tavla oynayan erkekler, gökkuşağı renginde evler, her şey, herkes -tek eksik dışında- buradaydı, sadece hayatının merkezinde duran çivit mavisi ev ve içindekiler yoktu! Evin olması gerektiği yerde, sıra sıra park etmiş arabalarıyla bir otopark vardı. Kadının anlık sevinci bir anda tarifi imkansız bir üzüntüye dönüşüverdi, ağır adımlarla oraya gitti ve evi sordu. Gençten bir çocuk kahyalık yapıyordu, yanında da birkaç arkadaşı daha vardı. Çocuğun yaşı, oranın senelerdir otopark olduğunu, biraz daha büyük olanının ise mahallelinin çöpünü, pisliğini döktüğü boş bir arsa olduğunu hatırlamaya yetiyordu. Kadın elindeki paketi bırakıp, ‘Afiyet olsun,’ diyerek, gençlerin garip bakışları altında yanlarından uzaklaştı. Sokaktan çıkarken, sırtı kamburlaşmış, ayakları tutmaz olmuş, nefesi kesilmiş, sanki bir anda otuz yaş birden ihtiyarlamıştı.

İşe başladığı gün, hayatının akışını tepe taklak ettiği halde, asıl yıkımı kadından da, nişanlısından da hiç haberi olmayan başkaları yaşamıştı. Ömrü boyunca haberdar olmadığı bu meşum olay da gene aynı gün yaşanmıştı. İstasyonunun karşısındaki büfeden bir kibritle birlikte bir de Gelincik sigarası almıştı. Sigarasını yaktıktan sonra genzini acıtan dumanla birlikte kibriti savurup atmıştı. Delişmen adımlarla yürürken, farkında olmadan sonradan dünyasını oluşturacak olan sokağa girivermişti. Sigarası bitince, sinirle atmış, ardından da bir tane daha yakıp kibriti fırlatıvermişti. İşte o gün yaşanan ve kadının bilmediği trajedide böyle başlamıştı. Attığı kibrit, çivit rengine boyalı evin açık penceresinden içeri düşmüş, önce perdeler tutuşmuş ardından duvara dayalı tel dolap alev almıştı, mutfakta başlayan yangın kısa sürede tahta evin tamamını yakıp kül etmişti. İtfaiye geldiği zaman çivit rengi evden, Vita kutusuna dikili bir sardunyadan başka hiçbir şey kurtarılamasa da, yangının diğer evlere sıçraması engellenerek, bütün sokağın dünyada cehennemi yaşaması önlenmişti. Sokak sakinleri cehennemde yanmak için İsrafil’in borusunu öttürmesini bekleyecekti ama çivit boyalı evdekiler değil İsrafil’in sûru, itfaiyenin sirenini bile duyamadan yanmışlardı.

Mehmet Fırat Pürselim

Henüz yorum yok

Yorum yap


Email adresiniz sitede GÖSTERİLMEYECEKTİR

URL niz gösterilecek.
(Satır aralıkları <br /> olur.)
(Isim, email & website)
(Kullanıcıların size mesaj formu ile ulaşmasına izin verir (emailiniz fşa edilmeyecektir)
This is a captcha-picture. It is used to prevent mass-access by robots.
Please enter the characters from the image above. (case insensitive)
Ağustos 2014
P.tes Salı Çrş Prş Cuma C.tes Pzr
 << <   > >>
        1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30 31

Arama

XML Kaynağı

Linkler

istatistikler

This blog has 424 posts and 278 comments spanning a range from 01/11/06 to 07/05/11. The total number of words in all posts is 114,991 and the total number of views for individual posts is 333,789.

En Çok Yorumlananlar

En Çok Görüntülenenler

En Uzun Gönderiler

Poll

Blogumuzu begeniyor musunuz?

View Results

Kimler Online

  • Ziyaretçiler: 1
powered by b2evolution
Free Counter, Page Counte			r

Add to Technorati Favorites