| « Kovulmuşların Evi - Ali Ayçil | Fevzi Hoca » |
"Ansızın çalan sayısız zil, sabahın üzerine telaşlı bir gömlek giydiriyor. Dinlenmiş bir bedeni değil, bir geç kalma korkusunu uyandırıyoruz nicedir. Zamanı dünyevîleştirdiğimiz için, ne kadar erken kalkarsak kalkalım. bir türlü yetişemiyoruz meleklerin dağıttığı rızka. O rızıktan nasiplenecek iç rahatlığına da, şükür duygusuna da yer kalmadı bedenimizdi. Telaşla kalkıyor, eşiklerimizi telaşla geçiyor, çocukları telaşla okuluna bırakıyor, telaşla oturuyoruz işimizin başına. Kendisine sayısız eşyayla bağlandığımız hayatın, biraz ağır kalırsak bizden öç alacağını biliyoruz. Ekmekle alın teri arasındaki o kanaatkâr yolun yolcuları değiliz. Bunca didinmemize rağmen karnını bir türlü doyuramadığımız bir konforun amelesi olduğumuzun farkındayız. Hiçbirimizde, ekmekle alın teri arasındaki o kanaatkâr yola dönecek cesaret yok. Dahası, böyle bir ihtimal bile uykumuzu kaçırıyor, huzurumuzu bozuyor. Varsın bizden uzak olsun iç ferahlığı ve şükür; varsın telaştan bir sabah çullanıp dursun üstümüze; varsın okşamasın gamsız bir vakit tüylerimizi. Yeter ki, onca meşakkatle uhdesine girdiğimiz eşya, ismimizi çeteleden çıkarmasın. Çünkü ismimize gösterilen hürmetin kapılarını açan o...
Oysa ansızın geçiyor yıllar. İçimizde bir felaket duygusu bırakan o yağmurlar, uzak bir ülkenin habercisine dönüşüyorlar zamanla. Zamanla, bir izdiham içinde büyüyen çocuklara, merhametle göz gezdirmeye başlıyoruz. Sayısız mevsim boyunca sıcaklığına tutunduğumuz eşya, bizi kendi ismimizle, kendi bedenimizin sıcaklığıyla baş başa bırakıyor nihayet. Anlıyoruz ki, helak olmak için ille de gökten büyük bir cezanın inmesine gerek yokmuş. Anlıyoruz ki, bizim helakimiz, kendimizden başkası değilmiş..."
Ali Ayçil - Kovulmuşların Evi