
Ali Ayçil'in okuduğum ilk kitabı. Kitap 2-3 sayfalık denemelerden oluşuyor. Yazılar çok içten ve sıcak. Yazıların kısa olması sebebiyle şu yazıyı da okuyayım diye diye hızlıca bitiriyorsunuz kitabı. Kitaptan alıntıları blogumda bulabilirsiniz.
"Ansızın çalan sayısız zil, sabahın üzerine telaşlı bir gömlek giydiriyor. Dinlenmiş bir bedeni değil, bir geç kalma korkusunu uyandırıyoruz nicedir. Zamanı dünyevîleştirdiğimiz için, ne kadar erken kalkarsak kalkalım. bir türlü yetişemiyoruz meleklerin dağıttığı rızka. O rızıktan nasiplenecek iç rahatlığına da, şükür duygusuna da yer kalmadı bedenimizdi. Telaşla kalkıyor, eşiklerimizi telaşla geçiyor, çocukları telaşla okuluna bırakıyor, telaşla oturuyoruz işimizin başına. Kendisine sayısız eşyayla bağlandığımız hayatın, biraz ağır kalırsak bizden öç alacağını biliyoruz. Ekmekle alın teri arasındaki o kanaatkâr yolun yolcuları değiliz. Bunca didinmemize rağmen karnını bir türlü doyuramadığımız bir konforun amelesi olduğumuzun farkındayız. Hiçbirimizde, ekmekle alın teri arasındaki o kanaatkâr yola dönecek cesaret yok. Dahası, böyle bir ihtimal bile uykumuzu kaçırıyor, huzurumuzu bozuyor. Varsın bizden uzak olsun iç ferahlığı ve şükür; varsın telaştan bir sabah çullanıp dursun üstümüze; varsın okşamasın gamsız bir vakit tüylerimizi. Yeter ki, onca meşakkatle uhdesine girdiğimiz eşya, ismimizi çeteleden çıkarmasın. Çünkü ismimize gösterilen hürmetin kapılarını açan o...
Oysa ansızın geçiyor yıllar. İçimizde bir felaket duygusu bırakan o yağmurlar, uzak bir ülkenin habercisine dönüşüyorlar zamanla. Zamanla, bir izdiham içinde büyüyen çocuklara, merhametle göz gezdirmeye başlıyoruz. Sayısız mevsim boyunca sıcaklığına tutunduğumuz eşya, bizi kendi ismimizle, kendi bedenimizin sıcaklığıyla baş başa bırakıyor nihayet. Anlıyoruz ki, helak olmak için ille de gökten büyük bir cezanın inmesine gerek yokmuş. Anlıyoruz ki, bizim helakimiz, kendimizden başkası değilmiş..."
Ali Ayçil - Kovulmuşların Evi
Fındığına uzak kemençesine yabancı kalsam da, kapım sokağına kapalı, kulaklarım şivesine tıkanmış olsa da. Ben, suyun kıyısında kurulmuş ve nicedir üzerinde bir kadersizliktir dolaşan güzel kentimin bahçeli evlerine ucundan kıyısından yetişebilen son nesildenim. Kötü huylu sözcükleriyle gerçeğine eremesem de ben bu şehrin düşüne yetiştim.
Ben de bir bahçeyi dolduran ağaçların üzerine günlerce yağan yağmurları sıcak bir odanın buğulu penceresinden bir çocuk olarak izledim. O eski zaman evlerinin çatılarına karın ağır ağır dökülüşünü seyrettim. Öyle gecelerde masalcı büyük annelerin son örneklerinden birinden "Altın tartmaz" kızın masalını büyülenmiş gibi dinledim.
Meydandaki Melek sinemasının yıkılmasını, Ayasofya'nın eteklerini dalgaların yaladığını hatırlayamasam da, Sahil Yolu'nun yerinde dalgalar, denizler estiğini hatırlayacak kadar eskiyim. Şimdi, gelişi-gidişi bol otoyollara dönüştürülmüş kumsallarda ben de ayaklarımı suya değdirdim. Başkaya'dan dalıp İskele'den su yüzüne çıkmadım ama ben de babamın gözleri önünde boğulma tehlikesi atlattım. Ben de takaların gümbürtüsüyle uyudum, martı çığlıklarıyla uyandım.
‘İnsan gerçekten kabul edildiğinde, değişmek için daha çok çaba gösterir’
Çevremizdekileri ve tüm sevdiklerimizi farklı olduklarını bildiğimiz halde,
Yine de eskisi kadar sevebilsek keske…
Keşke, tam da bizim istediğimiz gibi olmadıkları halde,
İlişkimizin daha da renklenebileceğini hissedebilsek,
Ve bunun özgürlüğünü, rahatlığını yasayabilsek,
Keşke karşımızdakini asıl değiştirmenin yolunun,
Onu önce olduğu gibi kabul etmek olduğunu anlayabilsek,
Keşke kabul etmenin aslında onaylamak olmadığını görebilsek.
Oysaki yargılamayla başlayan her diyalog dirençle biter, savunmayla başlar.
Kendin olduğun yerde, ötekini de farkedersin,
Onun duygularına da dokunabilirsin aslında…
Kendini bırakabildiğin sularda, etrafının daha da farkına varırsın,
Daha net görürsün herşeyi...
Kendini seyretmediğin her an,
Aslında sana sunulan her şeyi farkettiğin an oluverir.
Seni gerçekten kabul edebilen birinin yanında öylesine sen olursun ki,
‘Ben’in kendini göstermeye asla ihtiyaç duymaz,
Salarsın kendini güvenli sulara,
Kendi iç sesinin bile daha cok farkına varırsın.
Daha çok dalga geçersin kendinle,
Tüm saçmaladıklarınla seversin kendini.
Tüm geçmiş hatalarınla tanısıp, hesaplaşıp, helallaşip uğurlarsın onları… Sana tüm öğrettikleri için onlara öfke duymak yerine, minnet duyarsın, Camdan fırlatmak yada sonsuz çukurlara gömmek yerine,
Kapıdan yolcu edersin,
Tozlu sandıklarından sürekli çıkarıp karıştırmanın,
Yüreğinin kabuğunu soymaktan, enerjini almaktan başka bir işe, Yaramadığını görürsün.
İnsan bazen bırakabilmeli boşuna yükünü taşıdığı ne varsa,
Gönüllü ya da gönülsüz aldıklarını,
Hayır diyemediği için yaşadıklarını,
Bilmemiş gibi yaptığı tüm bildiklerini...
Oysa ki bırakmadan başlayamazsın, boşaltmadan dolduramazsın yüreğini…
Gerçekten seni kabul eden,
Öylece kabul edebilen birinin yanında,
Her gün yeniden başlarsın yaşamaya…
Her doğan günün sana getireceği hediyeleri beklemeye başlarsın.
Hayat ayaklarının altında kaygan bir zemin olmaktan çıkar,
Bulutların üzerinde bile yürüyecekmişsin gibi güvende hissedersin kendini.
O seni hep duyar, hep kabul eder, nereden geliyor olursan ol.
Tüm bitiremediklerinle ve tüm başlayamadıklarınla kabul eder seni,
Hemde tekrar tekrar.
Her zaman için yeniden başlama fırsatı veren var mıdır Ondan başka…
O seni bekler,
Öğrenmeni de,sevmeni de, görmeni de, anlamanı da bekler.
Ondan daha cok kabul eden var mıdır ?
-Banu YAŞAR-
Psikolog
"Neden benim başıma geldi?" Bir tek musibet anında seslendiririz bu yakıcı soruyu. "Niye ben?" Hep başkalarına olurdu böylesi şeyler. Öyle olmasına öylesine alışmışızdır ki... Benim değil, "öteki"lerin başına gelir kaza. En fazla bir istatistik rakamı kadar önemsediğimiz uzak yabancılar eksilir hayattan. "Ben" dediğimiz dokunulmazdır. "Ben" öyle sıradan değil(im)dir.
Olağan bir kaza haberinin o hep bildik "ölü sayısı" arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam "ben". Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye "ben"im o "biri"?
"Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?" "Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?" "Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?" "Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?"
Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o "şey" geldiğinde. Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni. Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: "Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!" Her şey ve herkes "başka"laşıyor o anda. Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların "Baba!" dediğinde ömür boyu cevap alamayacak. Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir "başkası" dahasın başkalarının gözünde. Bir "başkası"nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları. Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir "başkası" olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini. Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde? Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?
İki rafına reçel kavanozları dizilmiş, ovulmaktan iyice boyası dökülmüş ama eskiyememiş, zarif ve sadık bir “tel dolap” resmi çağıralım hafızamızdan. Üst raflarında kavanoz kavanoz çilek, vişne, portakal, gül, ahududu reçellerini saklayan, kapaklı alt dolabında ev yapımı makarna, çorba, kurutulmuş meyve ve baklagilleri barındıran, çokça boya yemiş, kayın, ceviz ya da krem renkte bir tel dolap…
Ben sonlarına yetiştim tel dolaplı mutfakların. Gerçi o yıllarda tel dolabı hâlâ buzdolabıyla birlikte kullanılıyordu. Belki vefa, belki alışkanlık, belki de reçel kavanozlarının hatırı sayesinde, evlere buzdolabı girdikten sonra bile çok uzun yıllar atılmadı tel dolabı mutfaklardan. Ama yine de seviniyorum, hayatımda olmasa bile hafızamda gerçek bir tel dolabı resmi var diye. Lâkin bizden sonraki neslin tel dolaplı anıları ve hikâyeleri olmayacak. Çok yazık.
Mutfağında, tavan arasında ya da bodrumunda tel dolabı olanlar varsa hâlâ, benim tavsiyem, atmasınlar. Belki içinde yemek saklayacak kadar güvenemeyiz tel dolaba artık ama başka şekilde değerlendirebiliriz. Meselâ, geçenlerde bir sahafta gördüm. Dükkânın hemen girişinde, kitap raflarının arasında, epey eski olduğu hemen anlaşılan bir tel dolap vardı ama içi tıka basa kitap doluydu. Tel dolabın içini kitaplarla doldurmak fikri ilk duyuşta kulağa tuhaf gelebilir ama inanın son derece hoş ve orijinal görünüyordu.
Sebzeler Dört Mevsim Taze Ama…
Tek kapılı, çift kapılı, derin donduruculu, mutfağın bir duvarını kaplayacak büyüklükte olan ve domatesi dört mevsim taze tuttuğu söylenen buzdolaplarının vazgeçilmez olduğu mutfaklarımızda, tel dolaba ne ihtiyaç ne de yer kaldı. Buzu çözüldüğünde bozuluveren, son kullanma tarihi geçince çöpe giden, bir önceki kuşağın adını bile bilmediği, önlerine koysanız tenezzül edip ağzına sürmeyeceği gıdalarla doldu buzdolaplarımız. Minik minik kutu ve şişeler, rengârenk ambalajlara sarılmış yiyecek ve içecekler arz-ı endam ediyor dolaplarımızda.
Sonra ne oluyor? Sonra, lüzumlu lüzumsuz alıp tükettiklerimiz yüzünden günde 65 bin ton çöp üretiliyor. Evet, ülkemizde günde 65 bin ton çöp üretiliyor. Yani her gün “israf”ın sırtı biraz daha fazla sıvazlanıyor. Yani her gün küresel ısınmaya ve küresel sermayeye tam destek veriliyor. Yani, “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz.” ayet-i kerimesini unutan insan, müsrif olmanın bedelini, hayatının içini boşaltarak ödüyor.
Yeni ve modern dolaplar sadece sebzeleri her mevsim taze ve canlı tutuyor, peki ya bütün ışığını kaybetmiş yüzleri… Hayatının içi boşalan insan, ne varlığa seviniyor, ne yokluğa şükrediyor. Kanaat ve şükrün girmediği eve depresyon giriyor. Mutsuz çehreler, düzensiz uykular, kızarmış gözler, donuk bakışlar, asık suratlar giriyor.
Üç Kaşık Yoğurt, Bir Torba Çöp
Otobüste bebeği mızmızlanan bir hanım, çantasından küçük bir kutu çıkartıyor. Reklamlardan biliyorum, bu bir meyveli yoğurt. Çocuklar yiyince hemen uzuyor, basketbolcu ağabeyleri kadar uzun oluyor! Sadece meyveli yoğurt bile bize neler taahhüt ediyor, düşünüp şaşırıyorum. İçinde renkli yoğurt olan plastik kutu son derece göz alıcı bir renkte tasarlanmış, ambalaj tekniği çok başarılı. İnsanın yaşına başına bakmadan alıp yiyesi geliyor. Hanım, zarifçe plastik kutunun üzerindeki renkli folyoyu açıyor ve pembe plastik bir kaşıkla renk şölenini tamamlıyor.
Çocuk meyveli yoğurt yiyor, hemen büyüyecek, upuzun boyu olacak! Annemin kardeşim için yıllarca hiç aksatmadan günlük yoğurt mayaladığı kavanoz geliyor gözümün önüne. Hiç tanımadığım bu hanıma içim kırılıyor. Ben bunları düşünürken, çocuk yoğurdu bitirmiş oluyor, hanım bu defa hemen çantasına davranıp bir kolonyalı mendil çıkartıp çocuğun ağzını burnunu güzelce siliyor. Çocuğun üç kaşık yoğurt yemesinin sonucu, bir poşet dolusu plastik çöp… Bağışıklık sistemini zayıflatan tatlandırıcılar, renklendiriciler ve koruyucular… Gözümün bir türlü alışamadığı obez çocuklar…
Gel ey, konuşurken dudaklarına tebessümler karışan... Gel ey, yüzüne üzgünlerin üzüntüsünü dağıtmak yaraşan!.. Gel ey, âteş-i aşkına yanmak için âşıkları birbiriyle yarışan!..
Gel ey!..
Önce kendine çektin, sonra mugaylan dolu beyabanlarda dermansız koyup bizi bir başımıza gittin dönmemek üzere. Ve dudağının dokunduğu çeşmeler de gitti. Gittin ve vecd ile kendinden geçen zamanlar, sensizlik bunalımlarının gelgitleriyle kör kuyulara gömüldü. Gittin ve tenha elvedalarda düğümlendi sevinçlerimiz; durmuş çarklara sıkışıp kaldı çığlıklarımız. Sen gidince yanlış hesaplarında önce pazarlar kurduk köhne dünyanın, sonra köhne hesaplarıyla mezada çıkarıp aşklarımızı dünyalıklara sattık. Gittin de savrulan umutlarımızı ektik yollarına; sabrımızın gözlerine çekilen milleri çelik masıyetlerle mıhladık. Gerilmiş yaylarımız kepade düştü hoyrat ellerde, uykulu oyunlarda şahlarımız mat oldu; ve bileyli kılıçlarımız pas tuttu karanlık kınlarında.
Ak kor olduk... Nemrudî alevlere soktular başlarımızı, hakikat, ak kor olduk... Vurdular durmadan dinlenmeden... Örslere konuldu başlarımız, hakikat vurdular dinlenmeden durmadan. Ağlattılar ağladıkça biz... Çeliğe su verelim diye ağladıkça ağlattılar bizi... Heyhât! Tutturamadık kıvamını suyun, isabet ettiremedik gözyaşlarımızın damlalarını çeliğe ve ilk çalışta kırıldı kılıçlarımız kara keçelere. Yenildik, yorulduk, yığılıp kaldık çıkmaz sokaklarda. Bütün sorularımızın cevapları cevapsız kaldı; bütün hayallerimizin hayali hayal oldu. Tel tel arzulara mahkûm edildi nefislerimiz ve ruhlarımız tül tül alevlerde yandı. Gizemli bilinmezliklerimizin iksirlerini gizli dünyalara gizlediler bizden.
Gel ey!..
Hani dostların vardı, kimi aşk okuyan Kitaplar Kitabı'ndan; kimi ilham dokuyan hitaplar hitabından. Kimine köşkler düşmüştü cennetten, kimi cennette köşklere düştüydü hani. Kiminin ateşlerine rengi düşerdi gülün de; kimi güllere rengini düşürürdü ateşin. Kimine yıldızlar düşerdi göklerden, kiminin yıldızına düşerdi gökler ya...
Hani sen "Yıldızlarım," demiştin, "hangisine uyarsanız doğru yola ulaşacağınız yıldızlarım!.." Sen gittin efendim ve hasretin yıldızlarını da çekti senden yana. Şimdi kim varsa yıldızlaşmaya yüz tutan, gökleri üzerine kapatıyor ehremenler. Bizler yanıyoruz, yanmamakta direniyor gökte yıldızlarımız... Güllerimiz küle durmakta yokluğunda, sultanlarımız kula dönmekte...
Gel ey!..
Ayrılığında çoğalan alevleriyle arınalım aşkının; yanalım yandıkça ve yandıkça yanalım. Aşk yüzünden elbisesi yırtılan da, Hak uğruna gözlerini kurutan da seni arzulamakta şimdi. Bizi kendine madem yine sensin bağlayan ve ayrılığının derdine yine sensin ayrılıkla derman olan, o hâlde gülümse bize efendim, bize gülümse. "Allah onları sever; onlar da Allah'ı sever" sırrına ermekte rehberimiz ol, tut günahkâr ellerimizden; günahkâr ellerimizden tut.
Sen ey!..
Gelsen hayallerimize bir kez... Ve üzerine sepet sepet güller döksek biz. Gelsen düşüncelerimize bir an... Ve baharları sersek ayağına çiçek çiçek, mevsim mevsim, ıtır ıtır... Dolunaylar yerine doğsan dünyamıza bir vakit... Ve zatını gündüz değilse, hayalini gece göstersen bizlere. Girsen ansızın düşlerimize, şefkat parmaklarınla okşasan başımızı ışık ışık... Ve ışığına düşsek pervaneler gibi; pervaneler gibi ışığına düşsek.
Gel efendim...
Bir kez doğ içimize de isterse kaybolsun dolunaylar, güneşler... Gir gözümüze de bir nefes, isterse silinsin tûtyâlar, sürmeler... İlham olup ak gönlümüze bir anda, isterse yitirilsin uçtan uca naatler ve gazeller, beyitler ve dizeler uçtan uca yitirilsin isterse...
Gel efendim, dostluğuna muhtacız; umutsuz ve çaresiz bırakma çaresizlerini. Gel yeter ki, hakkımızda verilecek her hükme razı olalım.
Gel ey, bitir bitmeyen hasretini içimizde!
Gel ey, onsuz mutluluk bulamadığımız!..
Gel ey, kendisine layık olamadığımız!..
*
Gel benim efendim, bir kez olsun dokun yüreğime, yüreğime dokun bir kez olsun...
Yüreğim kanıyor efendim, kanıyor yüreğim!..
Çığlık çığlığa beşeriyet, çiğnenmiş reyhanlar misali hep seni arıyor. Uyandır zindanlara koyduğumuz Yusufî sevdalarımızı efendim. Uyandır bahtını üftadelerinin...
Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtın uyanmaz mı?
Prof. Dr. İskender Pala
Motor seslerinin, oturan öteki müşterilerin, garson bağırışlarının arasından parça parça onların cümleleri duyuluyor:
Çok gençler. “Eğer senin yaptıklarını ben sana yapmış olsaydım, kimbilir bana neler ederdin,” diyor oğlan.
Oğlanın sesi titrek, oğlanın sözcüklerinde kaybetme korkusu var, oğlan fazlasıyla tedirgin.
Kız, gözlerine nazla karışık geçici bir kindarlık oturtup öyle cevap veriyor:
“Ya senin yaptıkların, ne de çabuk unutuyorsun yaptıklarını !” Gürültü sonraki cümleleri içine alıp yutuyor.
Masada iki insan yavrusu, o hiç bitmeyen ve tarafları birbirinden takatsiz kavgaya bir sebep bulmaya çalışıyorlar.
Oysa buldukları bütün sebepler daha da alevlendirecek aralarındaki dil dalaşını. Hep böyle olacak,
hep böyle varılacak dünyayı çatlatan tebessümün sınırına.
Çünkü o tebessümü koparabilmek için bulunmaz bir bahanedir kavga, barışmak için eşsiz bir neden.
Kavga zaten bilinmeden oynanan bir oyundu, bakın işte kız gülümsüyor.
Ama kız niçin herkesin içinde gülümsüyor?..
Dün onlara aitti bu masa, şimdi değil. Şimdi bilekleri kıllı bir adam bağırarak telefonla konuşuyor,
karşısında karısı var. Karşısında alışkanlık ve bıkkınlık, karşısında yıkanmış çamaşırların kokusu.
Kadın hiç oralı değilmiş gibi dinliyor adamı; kadın hep böyle dinler. Konuşmasını bitirince
çevresini seyretmeye başlıyor adam; öteki, biten konuşmaya da aldırışsız.
Bardak sesleri duyuluyor, bir motorun yardığı dalga gelip kıyının betonuna vuruyor,
karşı yakadaki yüksek bir binanın camları parlıyor.
Zaman geçiyor, zaman geçiyor ama zorlayarak da olsa ortaya bir söz atıp konuşmayı denemiyor oturanlar.
Bu, hadi bir şey bulup konuşalım oyununu çok erkenden oynayıp bitirdiler muhtemelen,
bu oyun pörsüdü artık, yitirdi inandırıcılığını. Suskunluk uzadıkça uzuyor.
Sonra, epey aradan sonra kadın denen kuşkunun dudakları çözülüyor:
Kocasına, “Şunun elbiseleri ne kadar da güzel oturmuş üzerine, değil mi?” diye soruyor.
Adam, “İstersen sen de al,” diyor öylesine. Oysa bu değil kadının beklediği cevap,
kadın asla bir cevap beklemiyor. Ama kadın niçin sorduğu soruya bir cevap beklemiyor ?...
İnsan insandan istekte bulundu. Dilek ve şikâyet kutularını açanlar binlerce zarfı açmadan şömineye attılar. Binlerce zarfı açtıktan sonra nehre bıraktılar. Binlerce zarfı açtıktan sonra dosyalayıp rafa kaldırdılar. Binlerce zarfı açtıktan sonra kahkahalar attılar. İnsanın insandan istekte bulunması gülünçtü çünkü.
O kadar çok güldüler ki sonunda gözlerinden yaşlar geldi. Ağlayan gözlere bakanlar zarfı açanların merhametlerine hükmettiler. Bu yüzden daha çok zarf bıraktılar dilek ve şikâyet kutularına. Daha çok beklediler. Ellerini daha çok götürdüler kulaklarına. Demir bir halkaya dokunduklarında sevinçten havalara uçtular. İsteklerinin kabul edildiğini gösteriyordu bu.
İnsan insandan istekte bulundu. Gözlerini rehin bırakarak bildirdi talebini. Neyse ki iyi niyetliydi teslim alanlar. Kaybolmasın diye tasma taktılar emanet gözlere. Bir dediğini iki etmediler. Neyi görmek istiyorlarsa oraya götürdüler. Masa mı istediniz, hoop işte bir masa çıkarttılar şapkadan. Apartman dairesi mi buyurdunuz, hoop deniz manzaralısından. Araba mı aklınızdan geçiyor, hoop sıfır kilometre limuzin. Yeter ki isteyin. Alaaddin'in lambasından daha derin şapkamız. Daha çarpıcı cinimiz. "Buyur sahip!" yerine, "Sahip ol, buyur!" diyor. Tasmanın ipi uzun. Hangi kaldırım çağırıyorsa gidiyor. Her şey yarı yarıya. Vitrinlerde naylon saçlı mankenler. Elleri çantanızda.
- Bir sözlüğe ihtiyacım var.
- Kaç kelimelik olsun?
- Tek.
- Tek kelimelik bir sözlük mü dediniz!
- Evet içinde yalnız "dua" kelimesi olsun!
Dua: Yakarış. Dua: Çağırmak. Dua: Yalvarmak. Dua: Seslenmek. Dua: İstemek. Dua: Susmak. Dua: İhtiyacın anahtarı. Dua: Söz. Dua: Fiil. Dua: Hal. Dua: Hüzün dalgaları. Dua: Günahkarın merdiveni. Dua: Haberleşme. Dua: Özlem dili. Dua: Günahların gözyaşları. Dua: İnsanla Allah arasındaki köprü. Dua: Kalkan. Dua: Ok. Dua: Bulut. Dua: Acz. Dua: Kudret. Dua: İp. Dua: Kuyu. Dua: Teslimiyet. Dua: Zikir. Dua: Tövbe. Dua: Namaz. Dua: Yardım talep etmek. Dua: Küçükten büyüğe yöneliş. Dua: İtiraf. Dua: Şükür. Dua: Sınırlı olandan sınırsız olana sıçrama. Dua: Tanıma. Dua: Af. Dua: Merhamet. Dua: Tevhid. Dua: Tesbih. Dua: Sevgi. Dua: Hâyâ dili. Dua: Hayat.
Bilâl'in hiç açılmayacak göz kapaklarına doğacak güneş az sonra. Taze gün ışıkları sessizce yırtacak karanlığın perdesini. Ama Bilâl perdeyi çoktan kapattı. Karanlığı yırtan ışıklar, zulmün zifirisine sabahı getiremiyor şimdilik.
Bebek Bilâl. İki aylık yüzüne kan çizmişler Bilâl'in. Barut doldurmuşlar bakmaya doymamış gözbebeklerine. Gözleri harama değmemiş Bilâl, bu sabah ezanını duyamadı, duyamayacak. Perdelerinden içeri mehtap değil, bomba şavkı yağdı. Yastığı kül oldu Bilâl'in. Yatağı buz oldu. Uykusu kan oldu. Yüzünü aynalar paylaşmadan önce, kör şarapneller parça parça alıverdi.
"Allahüekber... Allahüekber..."
Babasının kucağına uyanamayacak Zehra bu sabah. Kucağında ölüm var babasının. Omuzlarına taştan katı, ateşten yakıcı zulmün molozları yığılmış. Yetim kaldığını anlayacak yaşta değil Zehra. Evlerine oyuncak diye ateş doldurmuş üniformalı amcaları. Kravatlı amcaları "ölebilir Zehra!" diyor. "Ölmeli..." diyenleri de var. Televizyon ara veriyor savaş haberlerine. Aradan çikolata reklamı geçiyor. Zehra'nın kanının renginde paketleniyor yüz kremleri. Şampuan arıyor anneler küçük kızlarının saç tipine göre. "İnce kuru" saçları çok geliyor Zehra'ya. Mutfakta Nescafe kokmuyor. Kan akıyor musluktan. Dudakları ağlamayı bile bilmiyor Zehra'nın. Ağladığında kim duyacak ki? Bir nefeslik bile teselli sunamıyor yanık baba cesedi...
"Allahüekber... Allahüekber..."